Kategoriler
Haber

Prof. Dr. Zeki Hasgür: İstanbul’da deprem olasılığı yüzde 60

Tekirdağ-Silivri açıklarında dün meydana gelen ve İstanbul’un birçok ilçesinde hissedilen 4.6 büyüklüğündeki depremi değerlendiren Altınbaş Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeki Hasgür, İstanbul’da dün meydana gelen depremle birlikte fayda biriken enerjinin bir kısmının boşaldığını belirtti. Prof. Dr. Zeki Hasgür, 6 şiddetindeki bir depremin boşaltabileceği enerjinin yerine geçmesi için 5 şiddetinde 33 tane deprem gerektiğini ifade ederek bunun olağan bir durum olmadığını vurguladı. İstanbul’da meydana gelen son büyük deprem olan 1894 Depremi’nin üzerinden 150 yıla yakın zaman geçtiğini anlatan Prof. Dr. Zeki Hasgür, 1912 yılında İstanbul’a 200 kilometre mesafede gerçekleşen Şarköy-Mürefte Depremi’ni hatırlatarak, “1908 yılında yapılan Haydarpaşa Garı’nın iki kulesi o dönemde yıkılmıştı. Bu, deprem konusunda gerekli önlemleri almamız gerektiğini gösteriyor” diye konuştu.

“İSTANBUL DEPREMİ 7 ŞİDDETİNİN ÜZERİNDE OLACAK”

Çalışmalarını bir dönem Japonya’da sürdürdüğünü belirten Prof. Dr. Zeki Hasgür, İstanbul Depremi’nin kaçınılmaz olduğunu ancak depremin yanal atımlı olup olmayacağının bilinemediğini belirterek, “Marmara Denizi’nde tektonik çukurlar bulunuyor. Bu faylarda düşey bileşenli hareketler mevcut. Depremin aynı anda hem yanal hem düşey atımlı olması şiddetinin azalmasına yol açabilir” değerlendirmesinde bulundu.

En tehlikelisinin yanal atımlı deprem olduğunun altını çizen Prof. Dr. Zeki Hasgür, “Deprem esnasında ortaya çıkan enerjinin bir kısmı düşey harekete, bir kısmı yanal harekete giderse o zaman enerji bölünür. En tehlikeli olan yanal atımlı olandır. Kuzey Anadolu Fayı, iki ana levhayı, (Karadeniz ve Anadolu levhaları) ayırıyor. Bu tip faylara dönüşüm fayı diyoruz. Bu tür faylarda yanal atımlı deprem meydana geliyor. Ege’deki faylar ise düşey atımlıdır. Nitekim Ege’de 7 Richter şiddetinin üzerinde deprem geçmişte çok fazla meydana gelmemiştir. Kuzey Anadolu Fayı ile birlikte Anadolu  yılda ortalama 2 santimetre batıya doğru Ege’ye itiliyor. Hesapladığımızda İstanbul Depremi’nin 7 ve biraz üzerinde büyüklüğün  üzerinde olacağını buluyoruz” ifadelerini kullandı.

“DEPREME DAYANIKLI BİNA YAPILABİLİR”

İstanbul Depremi ile birlikte fayda biriken önemli bir enerjinin açığa çıkacağını belirten Prof. Dr. Zeki Hasgür, şunları söyledi:

“Toplum olarak buna hazır olmalıyız. Deprem yönetmeliği yeni değişti ama yerel yönetimler ve bireyler olarak da gerekli hazırlıkları yapmamız gerekiyor. Binalarımızda hatalara yer vermemeliyiz. Bina kötü zeminde yapılmışsa, temelleri zemin tipine uygun olarak tasarlanmamışsa depremde önemli hasar görür ve yıkılır. İstanbul’da gecekondu niteliği taşıyan, mühendislik hizmeti almamış yaklaşık bir milyon bina olduğu tahmin ediliyor. Örneğin 6 Richter şiddetindeki Ceyhan Depremi, yeni yapılan bir bina, üzerine izinsiz iki kat çıkıldığı ve zayıf betonla yapıldığı için içine bile girilmeden çökmüştür. Mühendisler isterlerse depreme dayanıklı, sağlam binalar yapabilirler. Deprem gerçeği varken, gerekli şekilde yapılmamış binalara ucuz diye girmemeliyiz.”

Aslı Enver, kadınlara sıkı durmanın sırrını verdi

 

Hazır giyim markası DeFacto’nun sevilen reklam yüzü Aslı Enver, yeni sezon Jean Koleksiyonu reklam filminde rol aldı. Gülümsemesi ve enerjisiyle dikkatleri üzerine çeken Enver, hayranlarına sıkı durmanın sırrını verdi. Kombinlerin vazgeçilmez parçası jean’ler için rol alan Enver, kadınlara ‘Sıkı durun’ dedi.

Sette enerjisi ile neşe saçan Enver’e reklam filminde dört kadın eşlik etti.

4 Ekim akşamı itibari ile dijitalde yayınlanan filminde Enver, izleyenlerden tam not aldı.

 

Bu yöntemlerle katkı maddesiz ekmeği anlayabilirsiniz

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre katkı maddelerinin kanser oluşumunda önemli bir yere sahip olduğunu söyleyen İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Jale Çatak, ekmekte güzel bir görüntü sağlanması, ağartmak, hacminin artması, hamurun işlenmesinde kolaylık, ömrünü uzatmak ve bayatlamayı geciktirmek, dayanıklılığı artırmak, ucuz olmasını sağlamak gibi sebeplerle katkı maddeleri kullanıldığını söyledi. Koruyucu, işlev ya da dayanıklılığı artırıcı malzemeler kullanıldığını belirten Çatak, katkı maddeli ekmeğin basınç uygulanarak, rengine ve gözeneklerine dikkat edilerek anlaşılabileceğini dile getirdi.

 “EKMEĞE BASINÇ UYGULAYIN”
Beyaz ekmeklerin genellikle içinin boş olduğunu kaydeden Çatak, “Basınç uygulaması ile katkı maddesi olup olmadığını anlayabiliriz. Beyaz ekmeğe basınç uygulandığında çok az bir güç uyguluyoruz ve ekmek eski formuna çok yavaş kavuşuyor. Ancak tam tahıllı ekmeğe bunu uyguladığımızda daha zor uygulanıyor ve daha fazla basınç uygulamamız gerekiyor. Tam tahıllı ekmeğe basınç uyguladığımızda çok daha hızlı eski haline geliyor. Bu en temel uygulanan yöntemlerden bir tanesidir. Beyaz ekmeğin iç kısmını koparıp avucumuzla sıktığımızda hamur haline geliyor, bu da bu ekmeklerde katkı maddesi olduğu anlamını taşıyor” ifadelerini kullandı.

“ÇOK BEYAZ YA DA ÇOK KOYU KAHVERENGİ EKMEĞE DİKKAT!”

Ekmekte olağan dışı beyaz renk söz konusuysa ağartıcı yani beyazlatıcı kullanılmış olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çatak,  “Beyaz ekmeğe olan ilgi ve talep azaldıkça esmer ekmeğe olan ilgi arttı. Böyle olunca beyaz ekmeğin içine bir takım renklendiriciler, katkı maddeleri ya da katılmasına izin verilen malt unu, kakao gibi maddeler katılıyor ve beyaz ekmeğe esmer görüntüsü verilebiliyor. Doğal ve izin verilen malt unu katılabilir ancak aslında tüketici aldatılmış oluyor. Günümüzde toplumumuz artık beyaz ekmeğin sağlıksız olduğunun bilincine varmış durumda. Tüketici sağlıksız olduğunu bildiğinden beyaz ekmek tüketmek istemiyor, esmer ekmek satın alıyor ancak ‘boyanmış beyaz ekmek’ tüketmiş oluyor” şeklinde konuştu.

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Jale Çatak şunları söyledi:  “Malt unu kavrulmuş bir un ve ekmekte kullanılmasına izin verilen bir katkı maddesidir ancak; akrilamid ve hidroksimetil furfural gibi kimyasal bileşenleri içerdiğinden uzun dönem ve yüksek miktarlarda insan vücuduna alımıyla toksik etki oluşmaktadır. Toplumumuzda ekmeğin her gün düzenli olarak ve de fazlaca tüketildiğini dikkate alırsak, oluşturduğu zararın ciddiyeti hiç de azımsanacak gibi değildir. Esmer ekmekte durum tam tersi. Beyaz ekmekte ağartıcılar kullanıldığında rengi anormal derecede beyaz oluyor ise, esmer ekmekte de renklendiriciler kullanıldığında rengi son derece koyu oluyor. Esmer ekmeğin renginin doğal bir kahverengi olması gerekiyor” 

Çatak, “Ekmekleri bildikleri ve güvendikleri yerlerden satın almaları gerekiyor. Açıkta satılan, pazarlarda satılan ekmekleri almasınlar. Üzerinde etiket bilgileri bulunan, bildikleri ve güvendikleri fırınlardan alabilirler” uyarısında bulundu.

“KESİLİNCE GÖZENEKLERİN OLMASI GEREKİYOR”

Çatak, önemli kriterlerden bir tanesinin de ekmeğin iç yapısının incelenmesi olduğunu belirterek, “Ekmeği kestiğimizde görmemiz gereken şey delikli ve süngerimsi bir yapı. Doğal ve sağlıklı ekmeklerde görülmesi gereken yapı böyledir. Aynı şeyi beyaz ekmeklerde her zaman göremiyoruz” dedi.

Burak Özçivit yeni sezon için objektiflerin karşısına geçti

Erkek giyim markası Altınyıldız Classics, Burak Özçivit ile birlikteliğine üçüncü yıllarında da devam ettiklerini duyurdu. Markanın 2019-20 Sonbahar/Kış Koleksiyonu için objektif karşısına geçen Burak Özçivit, çekimlerde tüm kıyafetlerin seçim aşamalarında yer aldı.

Altınyıldız Classics ‘ten yapılan açıklamada, “Her biri kendi içerisinde rahatlıkla kombinlenebilen çok yönlü tasarımlar sayesinde her parça hem şık hem de casual tarzda yorumlanabiliyor. Koleksiyonun öne çıkan parçalarından çizgili lacivert ceket, gömlek ve kravatla ofise, tişört ve puffer yelekle hafta sonuna devam edebilme özelliği ile bu çok yönlü stilin en iyi temsilcilerinden biri oluyor” denildi.

GRİ VE HAKİ ÖN PLANDA

Koleksiyonda gri ve haki, kahve tonlarının başrolde olduğunun belirtildiği açıklamada, “Saks ve kiremit tonları kış stiline renk katarken çizgi desenleri de sezona hareket katıyor. Sonbahar ve kış aylarında havaların soğumasıyla birlikte devreye giren trikolar ve kalın örgü kazaklar sıcak dokulara gönderme yaparken kışın olmazsa olmazı paltolar doku ve kesimleriyle fark yaratıyor. Klasik palto modellerine yapılan küçük modern dokunuşlar tek parça ile iddialı bir stil yaratmaya yetiyor.  Takım elbiselerde ise kruvaze gibi modern kesimlerin yanı sıra farklı renk ve dokularda tasarlanan, yelek, ceket ve pantolondan oluşan kombinli takım elbiseler sezondaki katmanlı giyim trendine öncülük ediyor. Stil sahibi erkeğin her gününe eşlik eden koleksiyon smart ve casual tarzdaki parçaların yanı sıra özel geceler için de smokin tasarımlarına yer veriyor” ifadeleri yer aldı.

 

Alkin: 4. çeyrekte daha iyi bir büyüme bekliyorum

Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emre Alkin, yılın üçüncü çeyreğine ilişkin büyüme verilerini değerlendirdi. Temmuz-Eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte ekonominin yüzde 0.9 büyüdüğünü hatırlatan Prof. Dr. Alkin “Yüzde 0.9 çok şaşırtıcı bir rakam sayılmaz. Benim için sürpriz olmadı. Ama yüzde 1 ve üzerinde büyüme bekleyenler de vardı ki bence yüzde 1 yüksek bir beklentiydi. Neye dayanarak bunu bekliyorlardı bir türlü anlayamadım. Sağlıklı bir öngörü ve isabetli tahmin için biraz çarşı pazar dolaşmak lazım” dedi.

“EKONOMİ YILLIK YÜZDE 0-0.5 ARASI BÜYÜR”

Üçüncü çeyrekte daha kötü sonuçlarla karşılaşılmamasını baz etkisine bağlayan Prof. Dr. Alkin,“Bir önceki yıl çıkan kötü rakamlar nedeniyle 2019 yılının bu döneminde baz etkisiyle daha iyi verilerle karşılaşacağımızı söylüyorduk ki nitekim öyle oldu.  Bu olumlu eğilim devam ederse Türkiye’de yıllık yüzde 0 civarında büyüme gerçekleşmiş olacak. Dördüncü çeyrekte daha iyi bir büyüme rakamı bekliyoruz. Bence böylece Türkiye 2019 yılını yüzde 0 ile yüzde 0.5 arasında bir büyümeyle kapatacak. Yüzde 0.5’in üzerinde bir yıllık büyüme benim için sürpriz olur ama böylesi bir durum olursa sevinirim tabii ki” diye konuştu. 

“ULUSLARARASI KURULUŞLAR YANILDI”

Prof. Dr. Emre Alkin, yılın ilk 10 ayı süresince OECD, Dünya Bankası ve IMF’nin Türkiye ekonomisinde 2019’da yüzde 2.5 gibi ciddi bir daralma öngördüklerini hatırlatarak “Ama ben öngörülerin yanlış olduğunu söylüyordum. Çünkü karış karış ülkeyi dolaşıyorum ve yaptığımız tüm ortak akıl toplantılarından aldığımız bilgilerin, edindiğimiz izlenimlerin de katkısıyla gördük ki Türkiye ekonomisi yılı yüzde 2.5’lik bir daralmayla değil, yüzde 0 veya çok küçük de olsa pozitif bir büyümeyle tamamlayacaktı” ifadelerini kullandı.

“IMF, OECD RAPORLARI ALGIMIZI BOZDU”

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve OECD’nin Türkiye ekonomisine ilişkin tahminlerini ekim ayında düzelttiklerini anlatan Prof. Dr. Alkin, “Ama çok geç oldu. Hatta bu gecikme nedeniyle Türkiye’nin algısı da bozuldu. Aslında Türkiye biraz da bu kurumların rapor yayınlama takviminin azizliğine uğramış oldu. Yani ülke algısı o gecikmeye takıldı kaldı. Oysa biz bu durumu yılbaşından bu yana anlatıyorduk” dedi.  

 

Eşi için 40 günde 20 kilo verdi

İstanbul’da yaşayan Melahat Erol’a 20 yıl önce şeker hastalığı teşhisi konuldu. 20 yılın ardından kalp rahatsızlığıyla hastaneye kaldırılan talihsiz kadında böbrek yetmezliği hastalığının başladığı belirlendi. Doktorlar tarafından diyalize yönlendirilen ev kadını Melahat Erol, 9 ay burada tedavi gördü. Eşinin hastalığına üzülen Ümit Erol ise böbreğini bağışlamak istediğini söyledi. Yapılan tetkiklerde kilosunun bu duruma engel olduğunu öğrenen esnaflık yapan Ümit Erol, 40 gün gibi kısa bir sürede 20 kilo verdi. 95 kilodan 75 kiloya kadar düşen fedakâr eş, karısı için ameliyat masasına yattı. Nakledilen böbrekle yeniden hayata tutunan Melahat Erol ise eşine minnettar.

“KANA KANA SU İÇSEM DİYORDUM”

Diyalize girmekten çok korktuğunu ve bu dönemde birçok şeye hasret kaldığını anlatan Melahat Erol, “O an başka bir şey düşünemedim. Ama benim için kaçınılmazdı, 9 ay boyunca diyalize girdim. Eşim beni diyalize götürüp getirdi. Su içmeyi çok özlemiştim, ‘bir göl olsa da kana kana su içsem’ diyordum. Şimdi gönül rahatlığıyla su içebiliyorum. Ara sıra sevdiğim yemekleri yiyip kendimi ödüllendiriyorum. Her şey şimdi daha da güzel” dedi.

Böbrek bağışlamak isteyenlerin korkmaması gerektiğini ifade eden Erol, “Eşim bana böbreğini verdikten 3 gün sonra ayağa kalktı. Ben çok sağlıklıyım. Onun hiçbir sorunu yok. Şu anda sağlıklı bir şekilde çalışıyor. Böbrek vermek isteyenler çekinmesinler. Bu Allah’ın bir emri. Allah ‘birini ihtiyacı olana verin’ diye 2 tane böbrek vermiş” diye konuştu.

“HİÇ EKMEK YEMEDİM, DÜZENLİ SPOR YAPTIM”

Eşi için önce 20 kilo veren ardından ise ameliyat masasına yatan fedakâr eş Ümit Erol ise yaşadıkları zorlu süreci şu sözlerle anlattı:

“Eşime böbreğimi vermeye karar verdiğimde 95 kiloydum. ‘Bu kiloyla böbreğini veremezsin’ dediler. Kilo vermeye kafama koyup 40 günde 20 kilo verdim. Hiç ekmek yemedim, düzenli yürüyüşümü yaptım. Hastanede tartıldım, 75 kiloya düştüğümü gördüm. Kilom düşünce doktorlar karar verip beni hemen nakle alabileceklerini söylediler. Ben de hemen ameliyat oldum. Benim için çok iyi oldu. Eşim de kurtuldu ben de kurtuldum. Herkesin böbreğini bağışlaması gerektiğini düşünüyorum.”

DİYABET BÖBREK YETMEZLİĞİNE GÖTÜRÜYOR

Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Böbrek Nakli Kliniği Sorumlusu Prof. Dr. Gürkan Tellioğlu, şeker hastalığının böbrek sağlığını tehdit eden hastalıkların başında geldiğini belirterek, “Türkiye’de beslenmenin bozulması, egzersiz azlığı gibi nedenlerle kilolu insan sayısındaki artışa paralel Tip 2 diyabet sayısı artış gösteriyor. Buna bağlı olarak şeker hastalığı uzun vadede böbrek yetmezliğinin nedeni olarak karşımıza çıkıyor” dedi.

BÖBREK VERİCİSİ İDEAL KİLOYA İNMELİ

Böbrek alıcısında kilonun nakle engel olmadığını anlatan Prof. Dr. Gürkan Tellioğlu, “Fakat zayıflaması alıcı kişinin genel sağlığı açısından da istediğimiz hedeftir. Böbrek vericilerinde ise durum farklı. Kişi bize başvurduğunda sağlıklı kilo aralığının dışındaysa vücut kitle indeksi yüksekse onlarda önce kilo verme sürecini yürütüyoruz. Kilosu sağlıklı aralığa girdikten sonra, mevcut kiloda kalacağına ikna da olmuşsak böbrek vericisi olmasına izin veriyoruz” şeklinde konuştu. 

‘Gizemli virüs’ yeni bir salgının habercisi olabilir’

Şimdiye kadar 9 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan ve Çin’de ortaya çıkan 2019-nCoV adı verilen corona virüs dünyada tehdit oluşturdu. Türkiye’de de virüsten etkilenmemek için İstanbul Havalimanı’ndaki Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğü ekipleri harekete geçti. Türkiye’de ‘gizemli virüse’ ilişkin herhangi bir hastanın olmadığını belirten Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da, “Bizde şu an herhangi bir hastanın hatta riskli hastanın olmadığının altını çizmek istiyorum” açıklamasında bulundu.

Ortaya çıkan bu virüsün corona virüs ailesinden olduğunu ve bu aileden 6 virüsün bilindiğini belirten İstanbul Aydın Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Özer Akgül, “Yeni tanımlanan bu virüs ailenin 7’ncisi olarak biliniyor. Daha önce ortaya çıkan SARS ve MERS virüslerinin yakın akrabası diyebiliriz. Diğerleri gibi bunların da salgın yapabilme ihtimali var ancak virüsün henüz çok bilinirliği olmadığı için salgın öngörüsünde bulunmak çok da mümkün değil” ifadelerini kullandı.

“SOLUNUM YOLU İLE BULAŞIYOR”

Henüz Türkiye’de gözükmeyen bu virüs için alınacak önlemlerin solunum yolu sistemi enfeksiyonlarına yol açan virüslere karşı alınan önlemlerle aynı olabileceğine dikkat çeken Akgül, “Hasta ile temas etmeden önce ve sonra mutlaka su ve sabunla el yıkamak, ölü veya canlı enfekte olduğu düşünülen hayvanlarla temaslardan kaçınmak önem taşır. Öksürürken ve hapşırırken burun ve ağız bölgesinin bilek bölgesinin içine kapatılmasına özen gösterebiliriz. Solunum yolu ile bulaştığı için özellikle şüpheli olan bölgelerden gelen yolculara mutlaka enfeksiyon hastalıkları taraması yapılması gerekir” diye konuştu.

“VİRÜSÜN BULAŞMA İHTİMALİ YÜKSEK ÜLKELER ARASINDAYIZ”

Türkiye’de alarm verici bir belirtinin olmadığını ancak ‘olmaz’ demenin de mümkün gözükmediğini ifade eden Özer, “Dünya globalleşti ve uçaklarla her yere seyahat edilebiliyor. Bu nedenle bulaşma ihtimali yüksek ülkeler arasında konumlanıyoruz” dedi.

“GRİP, SOĞUK ALGINLIĞI VE ZATÜRRE BELİRTİLERİ GÖRÜLÜYOR”

Corona virüs ailesinin genel olarak yaptığı belirtilerin görüldüğüne dikkat çeken Özer, şunları söyledi:

“Genel olarak yaptığı belirtiler hep solunum yolu sistemi üzerine. Grip, soğuk algınlığı, zatürre gibi hastalıkların temel belirtilerini gösteriyor. Herhangi ekstra bir farklılık yok. Sadece bu hastalık biraz daha ağır geçiriliyor ve ortak belirtisi ateş. Uçaklardaki enfeksiyon kontrolleri de aslında ateş takibi. Hastalardaki ateşi ölçüyorlar ve yüksek ateşi olan, solunum sistemi rahatsızlıkları belirtisi taşıyan hastaları karantinaya alıyorlar. Ateş tipik bir bulgu ve bunun üstüne de solunum sistemi eklenebiliyor.”

Yeni bir salgının gelmesinden korktuklarını belirten vatandaşların bazıları virüsten korunmak için kalabalık ortamlardan uzak durduğunu ve hijyene dikkat ettiklerini söylerken bazıları da Dünya Sağlık Örgütünü bile alarma geçiren bu gizemli virüsten henüz haberleri olmadığını belirtiyor. 

“TLREF’le 4 ayda 13,2 milyar lira borçlanma sağlandı”

Borsa İstanbul Genel Müdür Yardımcısı Alpogan Sabri Erdoğan, Türk Lirası Gecelik Referans Faiz Oranı’na (TLREF) ilişkin detayları paylaşmak için bilgilendirme toplantısı düzenledi.  TLREF’in bir ürün değil finansal mimarinin bir parçası olduğunu aktaran Erdoğan, kişilerin hayatında olan faiz riskine işaret ederek, TLREF’in burada fayda sağlayacağını vurguladı.

Bankaların TLREF ile borçlanmaya başladığını söyleyen Erdoğan, “Yaklaşık 4 ayda 13.2 milyar lira değişken faizli borçlanma sağladılar. Bunları da yatırım fonlarından sağladılar. İkinci aşamada, önümüzdeki dönemde değişken faizli kredi vermeye başlayacaklar” diye konuştu.

TLREF’in işleyişini bankalar üzerinden örneklendirerek anlatan Erdoğan, “TLREF, hedgeing mekanizmasını bankalarımız için ekstra yabancı para likiditesine ihtiyaç duymadan yapabilecekleri bir finansal mimari girişimi demek. Yerli bankalarımız yurt dışından uzun vadeli TL kaynak sağlarken karşılığında yabancı para göndermeleri gerekiyor. Yurt dışındaki TL’yi biz ancak yabancı para teminat göndererek Türkiye’ye çekebiliyoruz. Bu da, bankaların bize, konut kredisi verebilmek için döviz mevduatı toplamaları anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, “Bir taraftan aylık mevduat verirken nasıl bir yandan da 10 yıllık 5 yıllık krediler kullanıyoruz sorusunun cevabı burada. Bankalar, bunu yapabilmek için bizden döviz mevduatı toplayıp onu teminat olarak yurt dışına gönderiyorlar. Bu da sistemi dolarize ediyor. O yüzden bankaların kaynakları neredeyse yüzde 50 civarında dövizden oluşmasına rağmen hala dünya ortalamasının çok çok üzerine döviz mevduatına faiz ödeyebiliyorlar” dedi.

Döviz mevduatı ihtiyacının bu anlamda yurt dışından TL’yi getirebilmek için çok önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, TLREF’in esas amacının, yurt dışından uzun vadeli sağlanan kaynakların döviz likiditesine ihtiyaç duyulmadan Türkiye’ye getirilmesi olduğunu dile getirdi.  Erdoğan, “TLREF, bir altyapı, onun üzerine çeşitli ürünler koyulur. TLREF’in gecelik faizinin nasıl hesaplandığına bakarsak, ortalama Repo Piyasası’nda gerçekleşen işlemlerin belirli bir metodolojiye göre hesaplanan ağırlıklı ortalaması diyebiliriz” diye konuştu.  TLREF’in libordan farklı olduğunun altını çizen Erdoğan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde liborun sona erecek olması sebebiyle çeşitli çalışmalar yürüttüklerini aktardı.

“TLREF MB FAİZİ’Nİ TAKİP EDEN BİR ENDEKS”

TLREF’in Merkez Bankası Faizi’ni takip eden bir endeks olduğunu anlatan Erdoğan, “Merkez Bankası (MB) geçen hafta haftalık repo faizini 14’ten 12’ye çekti. Önemli olan burada TLREF’in gecelik faiz piyasasının da Merkez Bankası’nın öngördüğü bandın içinde oluşması. Politika faizi 12, aşağıda 10.5 gibi bir sınır var, yukarıda 13.5 gibi bir sınır var. Demek ki bizdeki gecelik faiz 12’nin etrafında dolaşan, aşağıda 10.5 ile yukarıda 13.5 gibi bir bandın içinde gerçekleşmesi beklenen bir faiz”dedi.

Alpogan Sabri Erdoğan, bankalarda TLREF kredinin de başladığına dikkati çekerek, tüketici kredilerine yansımasının biraz daha zaman alabileceğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bankalarımızın, uzun vadeli TL cinsinden kredi üretme potansiyelini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bizde uzun vadeli kredilerin büyük kısmı yabancı para cinsinden. Milli paramızın hakim olduğu finansal sistem peşindeyiz. Yabancı paranın yarattığı kur riskinden ekonomimizi olabildiğince arındırmanın peşindeyiz. Yabancı para likidite ihtiyacı yaratılmasın diye TLREF oluşturduk. Yabancı bankaların, TL üzerinden Türk şirketlerine sağladıkları TLREF’e endeksli kredileri çok yakında duyacaksınız. Yabancı bir banka, TL cinsinden krediyi, Türk şirketimize TLREF’e endeksli olarak verecek. Şu ana kadar ihraçların yaklaşık yüzde 40-45’i özel bankalar tarafından, yüzde 50-55’i de kamu bankaları tarafından yapıldı. Sağlıklı bir finansman yöntemi, bu yüzde özel bankalar da bu piyasadan borçlanmayı tercih ediyorlar.”

 

Aslı Enver yeni sezon için kamera karşısında

Aslı Enver, DeFacto’nun 2019-2020 Kış Koleksiyonu için rol aldı. Sezonun favorisi sweatshirt’ler ve montlar için kamera karşısına geçen Enver, büyük beğeni topladı. Enver’e yeni reklam filminde gençler eşlik etti.

Filmin müziği için Norm Ender’in çok konuşulan şarkısı “Mekanın Sahibi” yeniden düzenlendi. 17 Ekim akşamı itibari ile yayınlanan reklam filmi, izleyenlerden tam not aldı.

ABD-Çin ticaret savaşı yeniden kızıştı

“Trump yönetimi söz konusu olduğunda öngörülerde bulunmak güç” diyen Doç. Dr. Tolga Demiryol, ABD-Çin ticaret savaşında yaşanabilecek gelişmeleri değerlendirerek, “Trump kaynaklı belirsizliği bir kenara koyacak olursak, hem ABD-Çin küresel rekabetinin yapısı hem de iki aktörün iç siyaset dinamikleri, ekonomik çatışmaların artacağı bir senaryoya işaret ediyor” yorumunu yaptı.

“WASHİNGTON’DA ENDİŞEYLE KARŞILANIYOR”

Günümüzde büyük güçler arasındaki rekabetin askeri alandan ekonomik düzleme kaydığını vurgulayan Tolga Demiryol, Çin’in ekonomik gücün araçsallaştırılmasına dayalı jeoekonomik bir stratejisi olduğu ve bu stratejinin çerçevesini Kuşak ve Yol Girişimi’nin oluşturduğunu belirtti. Demiryol, finanse ettiği dev altyapı projeleri ve imzaladığı ticaret anlaşmalarıyla Çin’in, Asya’dan Kuzey Afrika ve Avrupa’ya onlarca ülke ile asimetrik ekonomik bağını güçlendirdiğini ve Çin merkezli bir bölgelerarası ekonomik entegrasyon modelinin temelini attığını söyledi.

Kuşak ve Yol Girişimi’nin ABD’nin Çin’e yönelik tehdit algısını doğrudan şekillendirdiğini ifade eden Demiryol şunları aktardı:

“Avusturalya’dan İsrail’e pek çok ABD müttefikinin Çin’in öncülüğünde kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankasına kurucu üye olmaları ve kimi AB ülkelerinin Çin ile imzaladığı iş birliği anlaşmaları, Washington’da endişeyle karşılanıyor. Çin’in Kuşak ve Yol projelerine sağladığı finansmanın aslında bir “borç tuzağı” olduğu ve Sri Lanka, Cibuti ve Pakistan gibi ülkeleri bütünüyle Çin’e bağımlı hale getirdiği iddiası ABD’de en üst düzeyde dile getiriliyor. Öte yandan, ABD’nin Çin’e yönelik kapsamlı bir ekonomik karşı strateji geliştirebildiğini söylemek zor. Washington’ın şu anda Kuşak ve Yol ile rekabet edebilecek bir girişime ayıracak kaynağı yok. Zaten Trump’ın ‘Önce Amerika’ siyaseti bu tür bir kaynak aktarımına imkân vermiyor. Dolayısıyla Trump yönetimi bir anlamda Çin’in ustası olduğu jeoekonomik yaklaşımı benimseyerek ticaret politikası yoluyla Çin üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.”

“RÜZGAR ŞAHİNLERDEN YANA”

ABD-Çin ticaret savaşının her iki ülkenin iç politika dinamikleriyle de yakın ilgisi olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Tolga Demiryol, “Trump’ın dış ticaret açığını azaltma ve üretimi canlandırma vaadi geniş seçmen kesimlerinde karşılık buldu. Tabii gerçekler farklı. ABD ticaret açığı 2018’de 621 milyar dolar ile son 10 yılın en yüksek seviyesine çıktı. 2020 başkanlık seçimlerine giden yolda ticaret savaşları Trump’ın popülist söyleminin ana unsuru. Yine de ABD’nin Çin politikasını bütünüyle Trump’a endekslemek doğru olmaz. Obama’nın uzlaşmacı Çin politikalarının ardından, Amerikan siyasetinde rüzgâr bir süredir şahinlerden yana. Kongre’de ve güvenlik bürokrasisinde ABD için bir numaralı tehdidin Çin olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Hatta Demokratik Parti’nin başkan adaylarının pek çoğu, Trump’ın ticaret politikasını eleştirmekle beraber, Çin’e yönelik sert bir söyleme sahip” diye konuştu.

Çin dış politikasında Deng Xiaoping döneminden beri süregelen temkinli yaklaşımın mevcut Devlet Başkanı Xi tarafından erken terk edildiği eleştirileri ve Kuşak ve Yol Girişiminin finansal sürdürülebilirliğini sorgulayan seslerin Çin kamuoyunda daha sık duyulmaya başladığını hatırlatan Doç. Dr. Demiryol, “Xi, Trump’ın tavrını öngöremediği ve krizi iyi yönetemediği için eleştiriliyor. Bir taraftan da ekonomik milliyetçilik yükselişte. Bu koşullarda Xi’nin ticaret politikasında ABD karşısında zafiyet göstermesinin siyasi maliyeti yüksek olur. Dolayısıyla ileriki dönemde ABD’nin hamlelerine Çin’in artan bir sertlikte yanıt vermesi şaşırtıcı olmaz” ifadelerini kullandı.

“ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR GELECEKTE SONLANMAZ”

“Bu savaşın bir kazananı olur mu, kestirmek zor” diyen Doç. Dr. Tolga Demiryol, “Çin, ABD şirketlerinin Çin’deki faaliyetlerini kısıtlamak, rezervlerdeki ABD tahvillerini yüksek miktarda satmak, stratejik maden ihracatını sınırlamak gibi henüz kullanmadığı bazı ekonomik enstrümanları devreye sokarak ABD’yi zor durumda bırakabilir. Ticaret savaşlarının maliyeti seçmene yansıdığı ölçüde, Amerikan hükümetinin manevra alanı daralacaktır. Çin’in en büyük handikabı ise 27 yılın en düşük seviyesine gerileyen ekonomik büyüme hızı.  Çin’de herkesin, özellikle de Xi’nin, kaderi ekonomik büyümenin devamına bağlı. Hem ABD-Çin rekabeti hem de iç politika dinamikleri ticaret savaşlarının öngörülebilir gelecekte sonlanmayacağı sinyalini veriyor. Mevcut tıkanıklık aşılsa dahi, benzer krizlerin yaşanması olası” şeklinde konuştu.